The Guardian Haberine Mikroplastik Araştırma Grubu’nun Yanıtı
Son dönemdeki medya haberleri, özellikle de The Guardian’da yayımlanan “‘A bombshell’: doubt cast on discovery of microplastics throughout human body” başlıklı makale, mikroplastik araştırmalarının bazı yönlerinin hatalı olabileceğini öne sürmüştür. Bu alanda çalışan araştırmacıların perspektifinden bakıldığında, söz konusu çerçeveleme bilimin gerçekte nasıl ilerlediğini çarpıtma riski taşımaktadır.
Bir güvenilirlik krizi olarak sunulan durum, aslında bilimsel sürecin temel bir parçası ve bilimin olması gerektiği gibi işlediğinin göstergesidir. Yöntemler sorgulanır, zayıflıklar tespit edilir ve analitik standartlar geliştirilir. Bu durum bir araştırma alanının güvenilmez olduğunu değil, aksine olgunlaşmakta olduğunu gösterir.
Mikroplastik araştırmalarında çok sayıda analitik zorluk söz konusu. Bu zorluklar; örneklerin temin edilmesinden laboratuvarda işlenmesine ve polimerlerin uygun enstrümantasyonla doğrulanmasına kadar varan farklı aşamalarda ortaya çıkabilmektedir. En önemli başlıca sorun da kontaminasyon ve seçilen analiz yönteminin incelenen örnek için uygun olup olmadığıdır. Uygun kalite güvencesi ve kalite kontrol protokolleri bulunmadığında, örnekler gerçekte başka kaynaklardan gelen partiküller içerme riski taşıyacağı için mikroplastik olmadığı hâlde, bu kontaminasyon sorunundan kaynaklı olarak sanki mikroplastik içermiyormuş gibi raporlanabilir. Hatta bazen olduğundan daha fazla bile raporlanabilir. Benzer şekilde, polimerler doğru enstrümantasyonla tanımlanmadığında, gözlenen her partikül polimer olarak da yorumlanabilir. Bunlar gelişmekte olan bir bilim alanında beklenen zorluklardır. Ancak bu her zaman işlerin böyle yürüdüğünün kanıtı değildir. Burada asıl belirtilmesi gereken şeyin tüm bu süreçlerdeki bilgi birikiminin gökten inmediği, zaman içerisinde araştırma serüvenine dahil olan araştırmacıların yeni yaklaşımlarıyla kümülatif olarak oluştuğudur. Yani konuyu araştıran araştırıcı sayısı arttıkça daha tutarlı ve kesin sonuçlar üreten araştırmaların sayısı da artmaktadır. Nitekim erken dönem mikroplastik çalışmaları ile günümüzdeki çalışmaların içeriğine bakıldığında kolaylıkla anlaşılmaktadır. Üstelik bu gelişim sürecinde mikroplastik kirliliğinin bir sorun olduğu gerçeği sorgulanmamıştır bile. Aksine, bu süre zarfında eksik ya da yetersiz görülen çalışmaları fark eden daha fazla araştırmacı sürece dahil olmuş ve daha ayrıntılı ve tutarlı bilimsel çalışmaların önünü açmıştır. Bugün mikroplastiklerin çevresel kompartmanlardaki varlığına dair yapılan çalışmalar bu nedenle güven problemi yaşamamaktadır.
Benzer bir süreci bugün insan vücudundaki mikro- ve nanoplastiklere ilişkin çalışmalarda da görmekteyiz. Ancak bu kez basın, konuyu daha fazla ilgi çekmesi amacıyla görece daha sansasyonel bir biçimde aktardığı için işin rengi değişiyor. Çünkü basın, erken ve gelişmekte olan bir alan olduğu halde bu çalışmaların sonucunu sansansyonel bir şekilde rapor ediyor ve kısa süre içerisinde yayınlanan başka bir çalışmada, bu sansansyonel çalışmalar eleştirildiğinde de aynı sansansyonellikle o çalışmalar bu sefer itibarsız ve yanlış ilan ediliyor. Guardian makalesinde değinilen beyin çalışması da tam olarak bu duruma örnek . Alan uzmanları olarak bu tür çalışmalara, yanlış bilginin doğru bilgiden daha hızlı yayılması gerçeği nedeniyle belirli bir temkin düzeyiyle yaklaşmaktayız. Yakın zamanda geliştirilmiş bir analitik yöntemi (örneğin kromatografi temelli nanoplastik tespiti) kullanan çalışmaların belirli eksiklikler veya hatalar içermesi kaçınılmazdır. Bu eksiklikleri giderecek olan mecra medya değil, bilimsel topluluğun kendisidir.
Bu zorlukların bilim camiası dışına nasıl aktarıldığı da büyük önem taşır. Mikroplastik araştırmalarındaki metodolojik güçlüklerin bir “bomba etkisi yaratan haber” olarak sunulması, tüm bir araştırma literatürü üzerinde şüphe yaratmakta ve kamuoyuna bilimin tam da yapması gereken şeyi yaptığı için güvenilmemesi gereken bir alanmış mesajını vermektedir. Meşru metodolojik eleştiriler, hakemli bilimsel yanıtlar aracılığıyla, teknik ve hassas bir dille ifade edilmelidir. Aksi takdirde, karmaşık tartışmaların çalışmaları “şaka” olarak niteleyen kışkırtıcı sloganlara indirgenmesi açıklık değil, kafa karışıklığı yaratır; bilimsel süreç sağlıklı biçimde işlemesine rağmen sanki tüm bir araştırma alanı spekülatifmiş gibi o alanı tümden zedeler. Bu nedenle, metodolojisi henüz standardize edilmemiş bir alandaki çalışmaların, aynı konuda ek araştırmalar yürütülmeksizin medya üzerinden tüm alanı itibarsızlaştırma riskini görmezden gelerek eleştirel biçimde değerlendirmek bilimsel yöntem açısından sorunludur.
Bilimsel bulgulara rağmen, çevre ve halk sağlığını ilgilendiren bir alanda belirsizliğin sanki ana akımmış gibi yansıtıldığı durumlar düzenleyici gecikmelere yol açarak halk sağlığı ve çevre açısından kritik konularda eylemsizliğe neden olabilir ki bu durumun uzun bir geçmişi vardır. Tütünden iklim değişikliğine kadar pek çok örnekte, endüstrilerin devam eden bilimsel tartışmaları politika yapımını geciktirmek için bir gerekçe olarak kullandığı bilinen bir gerçektir. Metodolojik iyileştirmelerin bilimsel başarısızlık olarak yansıtılması hâlinde, mikroplastik araştırmaları da benzer bir dinamiğin içine çekilme riski taşımaktadır.
İhtiyatlılık ilkesi uyarınca, bilimsel belirsizlik eylemsizlik gerekçesi olmamalıdır. Mikroplastiklerin potansiyel zararlarına dair güvenilir bulgular mevcutken, bu durum “bekle-gör” yaklaşımını değil, daha koruyucu düzenlemeleri desteklemelidir.
Sorumlu bilim gazeteciliği, teknik bir tartışmanın endüstri kaynaklı bir politika felcine dönüşmesini önlemek adına bilimsel iyileştirme ile bilimsel başarısızlık arasındaki ayrımı net biçimde ortaya koymalıdır. Kanıta dayalı karar alma süreçlerine her zamankinden fazla ihtiyaç duyulan bir dönemde, bilimsel belirsizliğin doğruluk, bağlam ve özenle aktarılması hayati önem taşımaktadır.